Gıda Bülteni Yazarlar Ağzımızın mı yoksa yediklerimizin mi tadı yok?

Ağzımızın mı yoksa yediklerimizin mi tadı yok?

Ne alsak, ne yesek, tadı tuzu yok. Yaşı ilerlemiş olanlar çocuklukları ve gençliklerindeki lezzetleri özlüyor. O günlerdeki meyvenin, sebzenin tadı hiçbir yerde yok. Peki o lezzetler nasıl ve neden kayboldu? Çözüm var mı? Gazeteci Hüseyin Özcan yazdı...

7 Dakika
OKUNMA SÜRESİ

Fatih’te, günümüzde yerinde Fatih Belediyesi Kültür Merkezi’nin olduğu bir apartmanda doğdum. Vatan caddesinin hemen yanındaki evimizin tam karşısında bir çocuğun o an için isteyebileceği en güzel şey, çarpışan arabaların da olduğu bir lunapark vardı. 

Ben çocukken, domates, salatalık biber… yaza ait ne varsa apartmandan çıkar, evin bitişiğinde, sınırı Vatan caddesi olan bostana gider, girişteki kuyuya dikkat ederek sebzeleri toplar, akşama da afiyetle yerdik.
Sabah kahvaltıda domates mi yok; 5 dakika sonra masamızdaydı. O zamanlar  yediğimiz sebze ve meyvelerin lezzetini ve tabii bayramlarda gittiğimiz lunaparkı hala unutamamış olmanın burukluğunu yaşarım oradan geçerken…

1970-80 arası benim Fatih’im böyleydi.  

Evde ya da dışarıda, istersek dünya kadar para verelim, yediğimizin lezzetiyle masadan mutlu kalktığımız neredeyse yok. Ve bu hepimizin birbirine içten içe de kızarak söylediği sıradan bir serzeniş halini aldı. Ağzımızın tadının kaçması bir yana bir de sağlık sorunları fazlalaştı.

Belli bir yaşta olanlar hatırlar, ders kitaplarında “Türkiye, tarımda kendi kendine yeten ülkelerdendir.” diye. 

Genlerinde tarım ve ziraat olan bir ülke, bir anda tatsız, tabiri caizse saman gibi şeyler yemeye başladı. Artık insanlar yediklerinden, sağlıklı bir yaşam için besinlerden alması gereken A, E, C ve B vitaminleri, kalsiyum, potasyum, demir, magnezyum, lif, folik asit, antioksidan vs. ne varsa mahrum kalmıştı. 

Hamilelere hemen folik asit takviyesi yapıldı. Çünkü folik asit, olması gereken yerlerde,  ıspanak, lahana, roka, karalahana, nane, maydanoz, marul, yumurta, fasulye, mercimek, nohut, bezelye, portakal, limon, muz, kavun, avokado ve kuruyemişlerde ne yazık ki yeteri kadar bulunmuyordu. 
Mısır, Etiyopya, Bangladeş, Çin'in kuru fasulyesi, Kanada'nın nohut ve yeşil mercimeği, ABD, Ukrayna ve Kanada'nın bezelyesi bize uymuyordu. 

Dünyanın en verimli toprağı, Anadolu toprağı ürünlerinin besleyiciliği bu ithal ürünlerde yoktu. Eksik olan ne varsa, doğal besinler yerine kutularda satılan vitaminlerde arandı. Vitaminlerin ne kadar faydalı olduğu da tartışmalı bir konu.

Benim kızım da dahil çocukların büyük çoğunluğunun alerjik astım olması, kısırlık, kanserin artışı ve oldukça uzatabileceğimiz bir sağlık sorunları listesi oluştu. Çünkü yediğimiz şeyler, Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu’nun tabiriyle “çöp”tü!

Yiyorduk ama sağlığımız için hiçbir fayda sağlayamadığımız gibi bir de hastalanıyorduk.  

Derken “organik gıda” hayatımıza girdi. Sebze, meyve, yumurta, et, süt ya da her neyse… 

Organik olanını alırsak çok daha iyi besleneceğimiz söyleniyordu. İnsanlar, semt pazarları kurulacak kadar yaygınlığa ulaşan, marketlerde özel bölümleri olan organik gıdalardan medet umdu. Ancak iki sorun vardı;  

1-    Organik ürünler normalin iki katı pahalıydı. 

2-    Zaman içerisinde yapılan araştırmalar, organik gıdaların normal gıdalara göre belirgin bir üstünlüğü olmadığını söylüyordu.

Stanford Üniversitesinin 2014 yılında yayınladığı bir araştırmaya göre, organik gıdalar ile diğer gıdalar arasında kayda değer bir fark bulunmuyordu. Her iki gruptaki gıdada, beslenme değerleri, vitaminler ve mineraller bakımından ciddi bir farklılık göstermiyordu. Organik ve geleneksel süt arasında klinik olarak büyük farklılıklar olduğuna dair bir kanıt yoktu. Parası olana bile organik gıda da istenen sonucu vermiyordu.  

Teşhis doğru konulamazsa tedavi  işe yaramaz.  

Hem lezzetsiz ama daha önemlisi sağlıksız besinlerin müsebbibi, elbetteki tohumlarının cinsiydi. 
İthal, hibrit ve GDO’lu tohumların son yıllara kadar üretimin büyük bir kesiminde kullanılması yüzünden bu sorunları yaşadık. Hepsi aynı boyda ve şekilde elmalar, domatesler aldık. Çocukken bir avuç yesek tatmin olduğumuz üzümden koca bir salkım, erikten bir tabak yedik ama olmadı. Ekmek yedikçe şiştik, gluten intoleransına mazur kaldık.  

Konuya gönlünü hatta ömrünü vermiş değerli bilim insanları, tohumun, ata tohumunun tüm bu sorunların tek çözümü olduğunu ısrarla anlatmasıyla birlikte kamuoyunda büyük bir tepki oluştu. Hiç kimse parasıyla zehirlenmek değil, yediğinden içtiğinden hem keyif almak hem de sağlıklı yaşamak için istifade etmek istiyordu.

Çünkü ata tohumu, özlediğimiz lezzetli yemekler, sağlıklı yaşamak, sağlıklı nesiller demekti. Sağlık için bütçede ayrılan pay ve SGK’nın bütçesinin önemli bir bölümünün ilaçlara gitmesinin önemli nedenlerinden biri olan beslenme sorununa karşı elbette devlette kayıtsız kalamazdı.  

Ocak 2024’te, "Türkiye'de kullanılan tohumların yüzde 97'si ülkemizde üretilmektedir, yerli firmalarımızın oranı ise yüzde 90'dır" açıklaması yapıldı. 
Bu güzel bir gelişme elbette ama hala lezzette ve sağlıklı beslenme alanında fazlaca bir değişim yok bence. Bu yaz aylarında pazarda paraya kıyıp çok özel diye satılan domatesi alıp eve gittiğimde müthiş bir hayal kırıklığı yaşadım. Hala lezzetli, doğal ürün bulmak çok zor.  

Çünkü yerli tohum şüphesiz önemli ama asıl olan ata tohumu elbette.

Lezzetli ve besleyici olan ata tohumundan üretilen ürünler. Bir büyüğümüzün, bahçesinin küçük bir bölümünde bulunan sebzelerden ama özellikle tamamen doğal yani hiç ilaç görmeden büyüyen yeşil (can) ve siyah eriklerinden, şeftalisinden, çavuş üzümünden ve zeytinyağlı taze fasulyesinden yedikten sonra “Ya biz ne yiyoruz Allah aşkına?” diye sinirlendim ve bir daha anjelik denen kocaman, siyah ve saman gibi erikten, üzümden, şeftaliden almamaya karar verdim.  

Peki ne yapacağız, hiç mi bir şey yemeyeceğiz? Bizi geçtik, çocuklar isteyince ne yapacağız?  

Şunu: İster pazardan (cevap alma anlamında pazardan umutlu değilim), ama en çok da marketten alırken ürünün menşeini soracağız. Etiketini okuyacağız, yerlisini bulamazsak talep edeceğiz, kötüsünü almayacağız. Bunu hep birlikte yapacağız; ben artık menşei etiketi olmayan hiçbir ürünü almıyorum. 

Evet ithaller daha ucuz ama satanı iyisini, yerlisini satmak zorunda bırakırsak yerli üretim arttıkça fiyatları da düşecek. Kanada mercimeği, bilmem nere barbunyası, pirinci yemeyeceğiz böylece. 

Evet, bu uzun sürecek belki; ama çöp yemekten yani yediğimiz halde hastalıklara yakalanmaktan böyle kurtulacağız. Ancak böyle yaparsak bizleri bilmem ama çocuklarımız sağlıklı beslenebilir. Onların çocukları alerjik astım yüzünden belli bir yaşa kadar ayda bir öksürerek, ateşle hastaneye gitmek zoruna kalmayabilir.  

Ve bunun başarılabilmesi için de tarımın teşvik edilmesi, tarım arazilerinin kesinlikle korunması, tarımın kazançlı hale getirilmesi, köyden kente göçün durması şart.

Yoksa yakında vitamin hapları gibi yemek haplarıyla yetinmek zorunda kalabiliriz.

 

HÜSEYİN ÖZCAN KİMDİR?

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü mezunu olan Hüseyin Özcan, 1990’lardan itibaren Türkiye’nin önde gelen televizyon kanallarında yönetmenlik, program müdürlüğü ve içerik üretimi alanlarında görev aldı. 

TRT, ATV, Kanal D, NTV, CNN Türk, Star ve Habertürk gibi birçok kurumda çalışarak yüzlerce canlı yayın, program ve özel yapım projeye imza attı. 

2019’da TRT 2’nin yeniden açılış sürecinin koordinasyonunda aktif rol oynayarak kanalın teknik yapılanmasını ve yayın hazırlığını yönetti; açılış canlı yayınının yönetmenliğini üstlendi. 

Ayrıca 2016’da TRT Diyanet’te ve 2023’te TRT Haber’de sağlık temalı programların sunuculuğunu yaptı.

Yazılı medyada da uzun süre yer alan Özcan, Milliyet gazetesinde dört yıl boyunca günlük yayımlanan “SerinDuruş” köşesini yazdı; bu köşe daha sonra dört kitap hâline getirildi. 

Tempo, Esquire ve Sofra dergilerinde köşe yazarlığı yaptı. 

Belgesel alanında ise “Kelimelerin Efendisi”, “Kalbe Sığan Ülkeler – Kore” ve “Çanakkale 100 Yıllık Destan” gibi yapımları yönetti. 

2025 Ocak ayında TRT’den ayrılarak emekli olan Özcan, kariyeri boyunca hem görsel medya hem de yazılı basında geniş bir üretim yelpazesi oluşturmuştur.

 


 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *